Cömertlik ve İnfak
Îmânın ilk meyvesi merhamettir.
Merhametin en belirgin alâmeti ve en
olgun tezâhürü de “infak”tır.
İnfak, malın ve canın Allâh’a
adanışıdır. Beşeriyetin fazîlet
zirveleri olan peygamberler ve onların
vârisleri olan âlimler, ârifler ve
velîlerin hayatları, sayısız merhamet ve
infak menkıbeleriyle doludur.
Hayırda Yarışın...
Birgün Peygamber Efendimiz -sallâllâhu
aleyhi ve sellem- sabah namazını
kıldıktan sonra ashâbına dönüp:
“–İçinizde bugün oruçlu olan var
mı?” diye sordu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu
anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Dün gece oruç tutmak
aklıma gelmedi, onun için şimdi oruçlu
değilim.” dedi. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu
anh- ise:
“–Ben dün gece oruç tutmayı düşündüm
ve sabaha oruçlu çıktım.” dedi.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz yine:
“–İçinizde bugün hasta ziyâretinde
bulunan var mı?” diye sordu.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Sabah namazını yeni
kıldık ve yerimizden ayrılmadık, nasıl
hasta ziyâret edebilelim ki?” dedi.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-
ise:
“–Duydum ki kardeşim Abdurrahman bin
Avf rahatsızlanmış. Mescide gelirken,
bakayım durumu nasıl olmuş diye, ona bir
uğrayıverdim.” dedi.
Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–İçinizde bugün bir yoksulu
doyuran var mı?” diye sordu.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Sabah namazını yeni
kıldık ve henüz yerimizden ayrılmadık.”
dedi. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu
anh- ise:
“–Mescide girdiğimde, ihtiyâcını arz
eden birini gördüm. Oğlum Abdurrahmân’ın
elinde bir parça arpa ekmeği vardı. Onu
alıp yoksula verdim.” dedi.
Bunun üzerine Allah Rasûlü
-sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Seni cennetle müjdelerim (ey Ebû
Bekir)!” buyurdu.
Hazret-i Ömer derin bir iç çekerek;
“Âh cennet!” dedi. Efendimiz
-aleyhissalâtü vesselâm- onun da gönlünü
alacak bir söz söyledi:
“–Allah Ömer’e rahmet eylesin,
Allah Ömer’e rahmet eylesin! Ne zaman
bir hayır yapmak istese Ebû Bekir
muhakkak onu geçer.” buyurdu.
(Heysemî, III, 163-164. Ayrıca bkz. Ebû
Dâvûd, Zekât, 36/1670; Hâkim, I,
571/1501)
Bu hadîs-i şerîften almamız gereken
en büyük ders, her an Allâh’ın rızâsına
vesîle olacak bir amel arayışında
olabilmektir. Zîrâ âyet-i kerîmede:
“Bir (hayır) işini
bitirince hemen (başka bir iş veya
ibâdete) koyul ve yalnız Rabbine
yönel.” (el-İnşirâh, 7-8)
buyrulmuştur.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da
bir defâsında:
“–Ölüp de pişmanlık duymayacak
hiçbir kimse yoktur.” buyurmuş; o
pişmanlığın sebebi sorulduğunda da:
“–(Ölen), muhsin (ihsan sâhibi,
sâlih) bir kişi ise, bu hâlini daha
fazla artıramamış olduğuna; şâyet kötü
bir kişi ise, kötülükten vazgeçerek
hâlini ıslah etmediğine pişman
olacaktır.” cevâbını vermiştir.
(Tirmizî, Zühd, 59/2403)
Rabbimiz, râzı olduğu sâlih kulları
hakkında âyet-i kerîmede:
“…Onlar hayırda birbirleriyle
yarışırlar...” (Âl-i İmrân, 114)
buyurmaktadır. İşte bu hayır yarışının
mü’minlerde tabiat-ı asliye hâline
gelmesi şarttır. Mü’min, esen meltemler
gibi müşfik, yağan yağmurlar gibi cömert
olmalı, her an etrafına huzur bahşederek
Hakk’ın rızâsını aramalıdır.
Bu sebepledir ki Hak dostları da
cömertlikte bereketli ırmaklara
benzerler. Onlar, uzun yollar boyunca
binbir canlıya; insana, hayvanâta,
ağaca, kuşa, güle, sümbüle huzur
bahşederek akıp giderler. Gerçek infak
da; ihlâs, merhamet ve diğergâmlık dolu
bir gönülle bütün mahlûkâta yönelmek
sûretiyle Allah rızâsının aranmasıdır.
Başkalarının mahrûmiyetini telâfî için,
bütün imkânlarla muhtaçların yardımına
koşmaktır.
Rabbimiz, aslında insanlık şerefinin
en tabiî bir îcâbı ve merhametle
yoğrulmuş selîm vicdanların en asil bir
ifâdesi olan infâkı, ictimâî ibâdetlerin
en mühimlerinden biri kılmıştır.
Şüphesiz ki bu, O’nun müstesnâ
lutuflarından biridir. Yâni Rabbimiz,
kullarına lutfettiği nîmetlerin cüz’î
bir kısmının, bir şükür ifâdesi olarak
yine kendisine takdîm edilmesini irâde
buyurmuş, buna mukâbil infâkı; günahlara
keffâret vesîlesi ve ebedî saâdetin en
mühim ecir kapısı eylemiştir.
Dîni Yücelten Haslet: Cömertlik
İnfak ibâdetinin îfâsı için gerekli
olan yegâne gönül sermâyesi
“cömertlik”tir. Cömertlik tohumunun
atılmadığı gönül bahçelerinde infak
meyvelerinin hâsıl olmasını beklemek
beyhûdedir.
Hadîs-i şerîfte, cömertliğin ilâhî
muhabbet ve yakınlığa vesîle olduğuna
şöyle işâret buyrulmaktadır:
“Allah Teâlâ cömerttir, ihsan
sâhibidir; cömertliği ve yüksek ahlâkı
sever…” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr,
I, 60)
Îmânın lezzeti olan cömertlik, halkın
da Hakk’ın da sevgisini celbeder.
Nitekim hadîs-i kudsîde buyrulur:
“Bu dîn (yâni İslâm),
Zâtım için seçip râzı olduğum dîndir.
Ona ancak cömertlik ve güzel ahlâk
yakışır. Müslüman olarak yaşadığınız
müddetçe onu, bu iki hasletle
yüceltiniz!” (Heysemî, VIII, 20;
Ali el-Müttakî, Kenz, VI, 392)
Cömertlik, Allâh’a ve âhirete kâmil
mânâda îmânın bir neticesidir. Hazret-i
Ali -radıyallâhu anh- bunu ne güzel
ifâde buyurur:
“Îman bir ağaç gibidir: Kökü
yakîn, dalı takvâ, nûru hayâ, meyvesi
cömertliktir.”
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de:
“Cömert kimse, meyve veren bir
ağaç gibidir. Cömert olmayan insan da
dağdaki odun gibidir.” diyerek bu
güzel hasletten mahrûmiyetin; ateşe
atılacak bir odun olmakla eşdeğer
olduğuna işâret etmiştir.
İki Büyük İllet: İsraf ve Cimrilik
İsraf, kendine harcamak; cimrilik ise
kendine biriktirmektir. İkisi de
bencillik ve hodgâmlıktır. Cenâb-ı Hak,
bu şekilde bir kulluğu reddetmektedir.
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Eli boynuna bağlıymış gibi cimri
olma! Elini büsbütün açıp isrâfa da
kaçma!..” (el-İsrâ, 29)
“Onlar verdikleri zaman isrâf
etmezler; cimrilik de etmezler; ikisi
ortası bir yol tutarlar.” (el-Furkân,
67)
İmam Gazâlî Hazretleri, “israf ile
cimrilik arasındaki denge hâlini,
cömertlik” olarak târif etmiştir.
Servetin hakkını vermek; onu men
edilen yerlere harcamamak ve iki büyük
tehlike olan israf ve cimrilikten
uzak durmakla mümkündür. Zenginliğin
âfeti; hırs, tamah ve cimriliktir. Bunun
çâresi de cömertliktir.
Diğer taraftan, cömertliğin âfeti ise
israftır. Yâni cömert olayım derken
ölçüsüzce saçıp savurmak, nîmeti
lüzumsuz yerlere sarf etmektir.
Ancak infak bahsinde şuna da dikkat
etmek gerekir ki israf, çok harcamak
demek değildir. Yersiz ve gereksiz
harcamanın azı da çoğu da israf iken,
yerinde ve isâbetli bir harcama, çok da
olsa israf sayılmaz, bilâkis takdîre
şâyân olur. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu
anh-’ın bütün malını Efendimiz -aleyhissalâtü
vesselâm-’a getirip infâk etmesi, bunun
en güzel misâlidir.
Öte yandan cimrilik de az miktarda
vermek değil, imkâna göre verilmesi
gereken nisbette vermemektir. Zîrâ
herkes imkânı nisbetinde mes’ûldür.
Şeyh Sâdî bu hakîkati ne güzel îzah
eder:
“Hak Teâlâ, kimseye iyilik
kapısını kapatmamıştır. Şunu bil ki,
herkesin iyiliği kendi kudretine
göredir. Bir zenginin hazinesinden bir
kantar altın vermesi, bir fakirin el
emeğinden bir kırat vermesi kadar
olamaz. Çekirge ayağı, karıncaya ağır
yüktür.”
Yermük Harbi’nde üç şehîdin son
nefeslerinde büyük bir fedâkârlıkla
birbirlerine devrettiği, lâkin neticede
ortada kalan bir bardak suyun infâkı,
belki birçok büyük zannedilen infakları
aşmıştır. Zîrâ orada mühim olan bir
bardak su değil, sergilenen gönül
zenginliğinin ihtişâmıdır.
Bu bakımdan az miktarda vermek
cimrilik olsaydı, cömertlik, sırf
varlıklı kimselerin bir imtiyâzı olurdu.
Halbuki zenginlik veya fakirlik, bu
dünyâdaki imtihan sırrının berâberinde
getirdiği bir takdîr-i ilâhîdir. Kulun
varlıklı veya muhtaç olması kendi
irâdesine bağlı değildir. Bu yüzden
cömertlik veya cimrilik, mal-mülk ve
servet meselesi değil, bir gönül
meselesidir.
Yâni imkânı kıt bir mü’min de pekâlâ
cömert olabilir ve olmalıdır da.
Îmânımız da, her hâlükârda cömert bir
kul olmamızı gerektirir. Zîrâ cömertlik
veya cimrilik, sahip olduğumuz
imkânlardan ne miktarda değil, ne
nisbette infâk edebildiğimize bağlıdır.
Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü
vesselâm-, zengin-fakir her mü’mini
infâka teşvik eder; bir hurmadan başka
bir şeyi olmayan için; “Yarım
hurmayla da olsa cehennem ateşinden
korununuz, onu da bulamazsanız güzel ve
hoş bir söz ile korunun.” buyururdu.
(Buhârî, Edeb, 34)
Bu husustaki nebevî telkin ve
teşviklerden birkaç misal:
“Yâ Âişe! Yarım hurmayla bile olsa
fakiri geri çevirme.” (Tirmizî,
Zühd, 37)
“Din kardeşinin yüzüne gülümsemen
sadakadır.” (Tirmizî, Birr, 36)
Yine Efendimiz -aleyhissalâtü
vesselâm- sahâbenin fakirlerinden
Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh-’a;
“Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy
ve komşularına bak, onlar(ın muhtaç
olanların)a da ver.” buyurmuştur. (İhyâ,
I, 626)
Kasvet-i Kalbin İlâcı: Cömertlik
ve İnfak
Her ibâdetin gönle kazandırdığı
apayrı güzellikler, fazîletler ve mânevî
kazançlar vardır. İnsanoğlunun ham
vasıftan kurtulup olgun bir mü’min
olmasında bu mânevî kazançların
ehemmiyeti pek büyüktür.
Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi
aleyh- buyurur ki:
“Namaz, seni yolun yarısına; oruç,
tam Melik’in kapısına iletir. Sadaka
ise, Melik’in huzuruna çıkarır.”
“İnfak” kelimesinin taşıdığı
mânâ iyi tahlil edilirse, bu ibâdetin
bir hikmetinin de, insanı ruh, şahsiyet
ve karakter bakımından maddenin
esâretinden kurtararak mâneviyâtı
maddiyâta hâkim kılması olduğu görülür.
Bu yönüyle ibâdetler içinde infâkın rûha
sağladığı belki de en büyük fayda,
“vicdan huzûru”dur.
Ali İsfehânî -rahmetullâhi aleyh- bu
hakîkati ne güzel ifâde eder:
“…Âfiyet ve günahsız olmayı
aradım; zühdde, yâni şüphelilere düşmek
korkusuyla mübahların çoğunu terk
etmekte buldum. Kolay hesâbı aradım,
susmakta buldum. Rahat ve huzûru aradım;
cömertçe infâk etmekte buldum.”
Zîrâ her mü’min, çevresinden
mes’ûldür. Muhtaçların, mazlumların
feryatlarına bîgâne kalamaz. Yine o,
karanlık bir gecenin mehtâbı gibi nurlu,
hassas, rakik, diğergâm, merhametli,
cömert ve infak heyecânıyla dolu
olmalıdır.
Cenâb-ı Hak, rızkın temininde
mahlûkâtı birbirine vesîle kılmıştır.
Dolayısıyla muhtâcı gözetmek, Allah
Teâlâ’nın bizlere olan ihsanlarından
onlara pay ayırabilmek, büyük bir
fazîlet ve ilâhî bir lutuftur.
Muhtaçların feryatlarına tesellî
olmadıkça mü’minin rûhu da tesellî
bulamaz.
Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
“Şunu iyi bil ki, bedenden,
maldan, mülkten kaybetmekte, ziyâna
uğramakta rûha fayda vardır, onu
vebâlden kurtarır. Mal; bağışlamakla,
infâk etmekle, görünüşte elden çıkar
gider ama, onu verenin gönlüne yüzlerce
mânevî hayat gelir!”
Dünyâ serveti; en yakınlardan
başlayıp toplumdaki âcizlere,
kimsesizlere, gariplere yardımda
bulunmak sûretiyle, vicdan huzûruna ve
âhiret saâdetine ermek için
kazanılmalıdır. Kazançta niyet bu
olursa, dünyevî endişelerin gönüllerde
meydana getirdiği katılık, kasvet,
buhran ve sıkıntıların yerini tatlı bir
huzur ve sükûnet hâli alır.
Günümüzün en büyük hastalıklarından
biri olan kalp katılığının devâsını,
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’dan
dinleyelim:
“Eğer kalbinin yumuşamasını
istiyorsan, fakiri yedir, yetimin başını
okşa!..” (Ahmed bin Hanbel, II, 263)
Hazret-i Mevlânâ da âdeta bu hadîsin
şerhi mâhiyetinde şöyle buyurur:
“Fakr u zarûret içinde boğulan
gönüller, dumanla dolu bir eve benzer.
Sen onların derdini dinlemek sûretiyle o
dumanlı eve bir pencere aç ki, onun
dumanı çekilsin ve senin de kalbin
rakikleşip rûhun incelsin.”
İşte cömertçe infakların
rakikleştirdiği, olgunlaştırdığı huzurlu
ruhlar, yaptıkları infakların, ilâhî
muhâfazaya da vesîle olduğunu müşâhede
etmenin sürûrunu yaşarlar. Bunun için de
cân u gönülden infâka yönelirler.
Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
“Kıldığın namaz, sana çobanlık
eder; seni kötülüklerden, kurtlardan
kurtarır! Verdiğin zekât, kesene
bekçilik yapar, onu korur! Altın; zekât
vermekle hiç eksilmez; aksine
fazlalaşır, artar!”
Hakîkaten de infâk edilen mal
eksilmez, kaybolmaz, bilâkis infaktaki
ihlâs nisbetinde bereketlenir. Hazret-i
Ebû Bekir Efendimiz, bütün malını infâk
edip maddî bakımdan defâlarca bitme
noktasına gelmesine rağmen, Rabbimiz’in
lutfuyla tekrar tekrar servet sahibi
oldu. Zîrâ Allah yolunda infâk edilen
mal, tıpkı budanan bir ağacın daha canlı
ve verimli bir hâle gelmesi gibi
bereketlenir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Mallarını Allah yolunda
harcayanların hâli, yedi başak bitiren
ve her başağında yüz dâne bulunan bir
tek tohumun hâli gibidir. Allah kime
dilerse, ona kat kat verir. Allah,
ihsânı bol olan, hakkıyla bilendir.”
(el-Bakara, 261)
İnfak edilmeyen mal ise dura dura
bozulan, kokuşup kirlenen suya benzer.
Şeyh Sâdî ne güzel söyler:
“Para yığmakla yükseleceğini
sanma. Duran su fenâ kokar. Bağışlamaya
çalış. Akan suya gök yardım eder. Yağmur
yağdırır, sel gönderir, onu kurutmaz.”
Hazret-i Mevlânâ da bu gerçeği şöyle
ifâde eder:
“Ekin eken, önce ambarı boşaltır,
ama sonra hâsılâtı pek çok olur. Tohumu
ambarda tutan ise, sonunda onu farelere
yem eder.”
Verilen zekât ve sadakalar, geriye
kalan malı temizler. Ayrıca veren için
belâlara karşı mânevî bir zırh olur.
Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Sadaka vermekte acele edin. Çünkü
belâ, sadakanın önüne geçemez.”
(Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III,
110)
Kur’ân-ı Kerîm’de 200’den fazla yerde
infâkın emir ve teşvik edilmesi,
Rabbimizin kullarına olan sonsuz
merhametinin bir neticesidir. Zîrâ Hak
Teâlâ kullarını, infak ibâdetini îfâ
etmeye çağırırken, aslında kullarını
infâkın mânevî feyz, bereket ve
huzurundan lâyıkıyla istifâde etmeye
dâvet etmiş olmaktadır.
İhtiyaç Fazlasını Ver
Kalpler muhabbetle Hakk’a râm
olduğunda, zühd hâli başlar. Mal ve
servet gözden ve gönülden düşer, ancak
Hakk’a yakınlığa vesîle olabildiği
nisbette değer kazanır. Allah rızâsını
dileyen mü’min, sâde ve gösterişsiz bir
hayat yaşayıp kifâyet miktarıyla
yetinmeyi bilir ve infâk edebilmenin
yollarını arar.
Kur’ân ve Sünnet iklîminde yetişen
sahâbe nesli de, fetihler neticesinde
Medîne’ye akan ganîmet mallarıyla
zenginleşmelerine rağmen, lüks ve
saltanata meyletmediler. Mütevâzı
yaşantılarını, evlerinin sâde dekorunu
değiştirmediler. Gelen malı infâk etmek
sûretiyle hakîkî zenginliğin vicdan
huzurunu ve gönül saltanatını yaşadılar.
Zamanımızın amansız hastalıklarından
biri olan aşırı tüketim, oburluk, lüks
ve gösteriş, sahâbe neslinin tanımadığı
bir hayat tarzı idi. Zîrâ onlar;
“yarın nefislerin varacağı konağın kabir
olacağı” şuuruyla yaşıyorlardı.
İmam Mâlik Hazretleri, zamanının
halîfesine yazdığı bir mektupta der ki:
“Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-
on defa haccetti. Benim bildiğime göre
yaşantısını kifâyet miktarına indirerek
bir hac süresince ancak 12 dinar
harcardı. Çadırda değil, ağaç gölgesinde
konaklardı. Süt kırbasını boynunda
taşırdı. Çarşı pazar dolaşır,
oradakilerin hâlini-hatırını sorardı.”
(Kâdı İyâz, Tertibü’l-Medârik, s.
271)
Yâni Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-
iktisâda riâyet ederek ve kendi
ihtiyaçlarında kifâyet miktarıyla
yetinerek haccını îfâ ederdi. Böylece
malının arta kalanını da infâk ederdi.
Zîrâ Cenâb-ı Hak infâkın ölçüsünü
“ihtiyacın fazlası”1
olarak beyân etmiştir. Buna göre
cömertliğin asgarî ölçüsü, malın
fazlasından kendine lâzım olmayanı
vermektir.
Bu hususta Efendimiz -aleyhissalâtü
vesselâm- da şöyle buyurmuştur:
“Ey Âdemoğlu! İhtiyacından fazla
olan malını sadaka olarak vermen senin
için iyi; vermemen kötüdür. İhtiyacına
yetecek kadarını elinde tutmandan dolayı
ayıplanmazsın. İyiliğe, geçimini
üstlendiklerinden başla. (Unutma ki)
veren el, alan elden üstündür.”
(Müslim, Zekât, 97. Ayrıca bk. Tirmizî,
Zühd, 32)
Demek ki şahsî harcamalarda “ihtiyaç”
miktârını aşmamak, ihtiyaç miktârını da
insaf sınırları içerisinde belirlemek ve
bu sınırın dışına taşan imkânları
infakta değerlendirmek îcâb eder.
Cömertliği Artırma Gayreti
Ahmed bin Ebû Verd -rahmetullâhi
aleyh-, Hak dostlarının hâlini şöyle
hülâsa eder:
“Üç şey vardır ki, bunlar bir velî
kulda arttıkça, güzel hâlleri de artar:
1. Makâmı yükseldikçe, tevâzûsu
artar.
2. Ömrü uzadıkça, hizmeti artar.
3. Malı çoğaldıkça, cömertliği
artar.”
Hak dostlarından Ramazanoğlu Mahmud
Sâmi Hazretleri de, öyle bir infak
heyecanı içindeydi ki, yaptığı hayır ve
infakları hiçbir zaman kâfî görmez,
çalıştığı iş yerine giderken dolmuşa
vereceği parayı bile infâk edebilmek
için Karaköy’den Tahtakale’ye kadar
yürüyerek giderdi. Yâni kendi
ihtiyacından dahî fedâkârlıkta bulunarak
infâkını artırmaya çalışırdı.
Zîrâ infâk edilen mal veya imkânlar,
ebedî saâdetin sermâyesidirler. Hazret-i
Mevlânâ, bu saâdete nâiliyetin yoluna
işâret etmek üzere şöyle nasihat eder:
“Bu dünyada yediğin ve içtiğinden
bir miktarını hayrın için azalt ki,
ileride Kevser havuzunu bulasın. Vefâ
toprağına bir yudumcuk döken kişiden,
devlet avı nasıl kaçabilir?..”
Bugün de şahsî rahat ve konfordan,
evlerin dekorundan ve günlük
harcamalardan yapılacak küçük
fedâkârlıklarla bile olsa, bu yüce
ahlâkı herkes mümkün olduğu kadar
yaşamaya çalışmalıdır. Zaten toplumdaki
muhtaçların, muzdariplerin, mazlumların
hâli, vicdânı olanlar için yeterli bir
ibret tablosudur. Bu ibretle hareket
eden varlıklı kimseler, kendilerine
mahsus bir lüks ve rahatlık arayışından
uzak dururlar. Fakat bu hakîkatlerden
gâfil kalarak kendileri için aşırı
masraf yapanlar, “kendi malım değil mi,
istediğim gibi harcarım”
düşüncesizliğiyle saçıp savuranlar,
Kur’ânî ifâde ile; nankör şeytanın
arkadaşlarıdırlar.2
Cimrilik Körlüğü!..
Gerçek bir infâk ehli olabilmek için,
ihsan kıvâmında, yâni Cenâb-ı Hakk’ı
görürcesine bir kulluk hayatı şarttır.
Her zaman ve mekânda ilâhî kudret ve
azameti görebilmek, gönül gözünün açık
olmasına bağlıdır. Gerçek cömertliğe
erebilmek için, yapılan infakların da
âhiretteki mükâfâtını görürcesine sağlam
bir îman lâzımdır. Bu hakîkati Hazret-i
Mevlânâ şöyle dile getirir:
“Hazret-i Peygamber buyurdu ki:
«Kıyâmet gününde verilecek
karşılığı iyiden iyiye bilen; bir
verdiğine karşılık on verileceğine
inanan, her zaman cömertliğini türlü
şekilde artırır durur.
Cömertlik, bütün karşılıkları
görmektir. Bu yüzdendir ki, cömertlik
ümit ve neşe getirir. Ve verdiği
şeylerin kaybolduğu korkusunu giderir.»
Cimrilik ise Peygamberimiz’in
müjdelediği mükâfatları görmemektir.
İnciyi görmek, dalgıcı sevindirir. Bu
duruma göre, dünyada hiç kimsenin cimri
olmaması gerekir. Çünkü hiç kimse
karşılığı olmadıkça oyuna giremez.
Demek ki cömertlik gözden geliyor,
elden değil. İş gören gözdür, görüştür.
Gözü görenden başkası cimrilikten
kurtulmadı.”
Hakîkaten de cimrilik; hem hayatın
âkıbeti olan ölüm ve sonrasına karşı
bir kalp körlüğüdür, hem de her şeyi
yaratıp kullarına lutfeden Rabbimize
karşı dehşetli bir nankörlüktür.
Hazret-i Mevlânâ’nın îkâzı ne
müthiştir:
“Irmak kıyısında oturup da suyu
esirgeyen, ırmağı görmeyen kör bir
kişidir.”
Rabbimiz, âyet-i kerîmelerde biz
kullarını böyle bir gönül körlüğüne
ve nankörlüğe dûçâr olmaktan açıkça
îkaz buyurmaktadır:
“Size ne oluyor ki, Allah yolunda
infâk etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve
yerin mîrâsı Allâh’ındır…” (el-Hadîd,
10)
“…Göklerin ve yerin hazineleri
Allâh’a âittir. Fakat münâfıklar bunu
anlamazlar.” (el-Münâfikûn, 7)
“İşte sizler, Allah yolunda
harcamaya çağrılıyorsunuz. İçinizden
kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim
cimrilik ederse, ancak kendisine
cimrilik etmiş olur. Allah zengindir,
siz ise fakirsiniz...” (Muhammed,
38)
Yani kimin mülkünde yaşıyoruz, kimin
verdiği rızıkla rızıklanıyoruz ve
neticede kimin malını kimden
esirgiyoruz?!.
Şüphesiz ki mülkün gerçek sahibi
Allah’tır. O bize nîmetlerini emânet
olarak veriyor. Kul bir emânetçi ve
tasarruf memuru hükmündedir. Fakat
tasarrufundan mes’ûl bir memur…
Kendisine varlık emânet edilen kul,
aynı zamanda yoksulun ve muhtâcın da
emânetçisidir. Bu şuura sahip olan,
etrâfına bîgâne kalamaz.
İnfâk Et ki Sana da İnfâk
Edilsin...
Allâh’ın mahlûkâtına merhamet ve
infak, Allâh’a muhabbetin en güzel
göstergesi, lutfettiği nîmetlerine karşı
da en güzel bir şükür ifâdesidir.
Rabbimizin lutuf ve merhametine muhtaç
olduğumuz kadar biz de O’nun muhtaç
kullarına ve bütün mahlûkâtına karşı
cömert ve lutufkâr olmak zorundayız.
Zîrâ onlar, bizler için bir imtihan
mevzuudurlar.
Hadîs-i kudsîde buyrulur:
“Ey Âdemoğlu! İnfâk et ki, sana
da infâk edilsin!” (Buhârî,
Tevhîd, 35)
Yine bir hadîs-i şerîfte Efendimiz -aleyhissalâtü
vesselâm- buyururlar ki:
“İnfâk et, sayıp durma, Allah da
sana karşı nîmetini sayıp esirger.
Paranı çömlekte saklama, Allah da senden
saklar.” (Buhârî, Zekât, 21; Müslim,
Zekât, 88)
Yâni Allâh’ın râzı olduğu güzel bir
mü’min olabilmek için O’nun bize ihsân
ettiği gibi, biz de O’nun muhtaç
kullarına cömertçe ikrâm etmekle
mükellefiz.
Rabbimiz, kalblerimizden îman
vecdini, ruhlarımızdan cömertlik
neşesini, vicdanlarımızdan infak
huzurunu eksik etmesin!
Âmîn...
Dipnotlar: 1) Bkz.
el-Bakara, 219. 2) Bkz.
el-İsrâ, 27.
Kaynak : Altınoluk Dergisi Nisan 2008